Yazar - Çizeriz

Yağmurun Bağışladığı Düş

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mangır sallar iken, anam düştü beşikten, babam girdi eşikten. Anam ayıldı uykudan oturdu, babam vardı yamacına durdu, başladı anlatmaya. İşte ne olduysa, o zaman oldu.


Bir varmış bir yokmuş, zamanın birinde mekanların en güzelinde bir kıpırtı varmış. Can kıpırtısı, atan kalbin kıpırtısı, açan çiçeğin, gelen baharın, kadife gecenin, uzak yakın seslerin kıpırtısı sarmış köşe bucağı.


Gece heybesine doldurduğu yıldızlarıyla çıka gelmiş. Günbatımının en sıcak renklerini öte diyarlarda boy vermiş çoban kavallarına doğru üflemiş. Günden ince ince süzülen nice sesi usulca çekmiş içine, ağırlığınca oturmuş. Kadife bir ıssızlık sagte almış dünyayı.


Uzayıp giden yağmurun kokusu, tepelerin ardında yanıp sönüyormuş. Peşinden bir kara tren geçiyormuş uğultusuyla göğü boydan boya yırtıp yutarak. Gece zifir olup ne kadar yuvarlansa da hiçbir şeyi karanlığına saklayamıyormuş, kendini de. Dünya bir görünüyor, bir kayboluyormuş. Dağlar tepeler, yapraklar dallar, kuşlar böcekler, başından sonuna ova bir varmış da, bir yokmuş.


Baykuş görünüp kaybolmuş. Fare baykuşu görmüş, bir koca kayanın kuytusuna dar atmış kendini, kapkara kararmış kalmış. Farenin kuyruğu ucundan görünmüş baykuşa, bir an sonra yitip gitmiş. Tepelerin ardında sağanak gece boyunca ıslatmış toprağı, şimşekler yakmış bulutları, yeri göğü sarsan homurtularla gökyüzü gece boyu hışmını ve rahmetini dil edip dökmüş, dökülmüş. Dünya bir yalazlanmış yanmış, bir küllenmiş sönmüş. Uyku kirpiklerinin ucunda donmuş gecenin, fal taşı olmuş yüreklere çökmüş, durmuş.


Tepelerden aşağı bir karaltı yağmurun şiddetine karşı elinde meş’alesi koşuyormuş. Adam önüne rahmeti katmış da çıkmış yola. Elindeki zavallı meş’ale sırılsıklam, ha söndü ha sönecekmiş. Sırılsıklam yüreği bir deli yele, ha yandı ha yanacakmış. Birden yağmur bıçaktan kesilmiş. Bulutlar adamın üzerinden geçip gitmiş, adam bulutların altından geçip gelmiş. Sabah olmadan ulaşması mecbur bir yer varmış, bir aciliyeti bir müşküliyeti varmış. Adamın tekmil hikayesi gözlerinden okunuyormuş.


Baykuşu geçmiş, fareyi geçmiş, kayayı ağaçları yaprakları geçmiş, çimenleri tozu toprağı geçmiş, aydınlığı karanlığı geçmiş gitmiş kendi ateşi kendi elinde, altında koştuğu yağmur üzerinden aşağı süzülüyormuş.


Fare bakmış, baykuş bakmış, ağaçlar yapraklar kuytu bakmış adamın arkasından. Tepelerin ardında şimşekler çaktıkça bir görünüp bir kayboluyormuş olan biten ne varsa, bir tamam olan meş’aleymiş sade. Hepsi beraber yitmiş, gitmiş.


Baykuş bir uykusuz kuş, başını döndürüp sağından soluna bir de arkasına av arıyormuş. Karanlık karanlık kalsa bulacakmış da, şimşeklerle birlikte kör oluyor, umudu kopup düşüyormuş daldan yere.


- Gündüzün ışığıyla yere çaldığı bu garip gecede belli ki kısmet yok gurebaya, demiş. Yine de bin bir umutla çevirmiş durmuş başını, sabahı sabah etmiş.


Farenin saklandığı koca kayanın kuytusuna doğru bir taş ağır ağır yuvarlanarak yaklaşıyormuş, bir görünüyor bir gözden kayboluyormuş. Fare nefesini tutmuş, sinmiş, kuyruğunun ucu kadar kalmış. Şimşeklerle aydınlandıkça üzerine yuvarlanan taşa bakıyor, bu ne iştir anlamaya çalışıyormuş. Şimşekler çekilince kalbinin gümbür gümbür çağırışı sünüyor, küçülüyor, pısıyormuş kuytuya. Bu böyle birkaç kere olmuş.


Baykuş da farketmiş taşın yürüdüğünü. Fare, baykuşla yaklaşan taşın arasında sıkışmış, kısılıp kalmış korkusuna. Az ileri gitmeye seğirtse, göz açıp kapamaya varılacak başka bir kuytu yokmuş. Baykuşun en küçük hareketi kaçırmasının mümkünü yok, mutlak görür, hem de o daha ne olduğunu anlayamadan yakalayıverirmiş. Baykuş hızlı avcıymış gecede.


Ortalık tekrar aydınlandığında, fare kendini iyice bir tutmuş olmasa boşanıp yerinden bulutlara kadar fırlayacakmış. Yuvarlanan taş burnunun ucundaymış, gözlerinin hemen dibinde. Etraf kararmış tekrar, fare gözünün gördüğünü ancak karanlıkta bir tamam anlamış, rahatlamış. Taş taş değil, bir kaplumbağaymış, ne olabilirmiş başka! Parça parça şekiller üzerinde, iki yanında sağlı sollu toprağa tutunmuş dört yumru ve önde bir top, başı olmalı, bir çift parlak siyah düğme yanlarında, kabuğun altına doğru yarı çekilmiş.


- Ah be yürüyen taş, ah be! Koskoca yerde benim zarla zorla bulup sığındığım kuytuyu mu beğendin yamacına yuvarlanacak? Ok oldun, gösterdin beni avcıma, diye düşünmüş fare karanlıkta.


Düşüncelerini kaplumbağanın yüzüne de söylermiş bir tamam. Kaplumbağa da yaşına yakışır sükunetle durur, bakarmış farenin yüzüne. Can havliyle kızıla dönmüş boncuk gözlerine bakar, susarmış.


Yüzü kupkuru dökülmüş toprağı şefkatiyle kucaklayan, ağaçların köklerine uzanıp dokunan yağmur, şimdi tepelerin ardına bereketini cömertçe sunarken, göğü yırtıp yutarak geçen kara trenin uğultusu ve yakıp söndürdüğü ışığıyla yağıp geçtiği yerleri seyrediyormuş uzaktan.


Fare şimşeğin çakmasıyla kaplumbağanın yalnız olmadığını anlamış. Beş minik taş daha varmış sol yanında. Baykuşun görmeyeceği tarafa dizmiş yavrularını, kendini bir başınaymış gibi göstermiş. Demek kaplumbağanın da yüreği ağzındaymış. Yavrularını koruyabilmek için getirmiş kayanın kuytusuna.


Fare ve kaplumbağa ışık sönmek üzereyken göz göze gelmişler, sonra karanlık. Kaplumbağa yavrularını kayanın arkasına tek sıra dizmiş, sessiz bir taş dönmüş geriye, farenin karşısına oturmuş.


Fareyle kaplumbağa öteden beri tanırlarmış baykuşu, karanlıktaki haşmetini iyi bilirlermiş. Kaplumbağaya pençeleri işlemezmiş, o fare gibi çıplak bir av değilmiş. Ne çok istermiş fare kendinin de öyle korunaklı bir kabuğu olmasını, rüyalarına girerrmiş. Baykuştan hiç köşe bucak saklanması gerekmeyen rüyalar! Karşısına geçip ne de güzel salınır, şarkılar söyleyerek dans edermiş etrafında, şöyle bir kabuğu olsa!


Kaplumbağa kendi canından yana rahatmış rahat olmasına, ama yavruları savunmasızmış baykuşun gücü karşısında. Küçük ve hafif olduklarından baykuş onları evirip çevirebilir, yumuşak yerlerini kolaylıkla bulur, pençesini geçiriverirmiş.


Işıkta baykuşun gözleri iyi seçemezmiş uzağı, bilirlermiş. Bu yüzden fare ve kaplumbağa karanlıkta susup kayanın kuytusunda birer kaya olmuşlar, şimşeği kollayıp ışığında fısır fısır konuşmuşlar. Susmuşlar, konuşmuşlar, susmuş, konuşmuş, sus!


- Baykuş senin yüzünden az daha görecekti beni, demiş fare kocaman dişlerinin arasından. Gece sönmüş, yanmış.

- Görmedi mi sence? diye sormuş kaplumbağa, baykuşu gözleyerek.

-Gördü sandım bir an, çok korktum, neyse ki görmemiş, demiş fare.

- İyi ki… demiş kaplumbağa gece sönünce lafı yarım kalmış.


Çıt çıkarmadan, gözleri baykuştan yana tetikte ışığı beklemişler. Gece yanınca tekrar kaplumbağa tamamlamış sözünü.


- ... iyi ki! Yılan ışıktan fırsat yanaşmasa yanımıza, iyiydik yerimizde, gelmezdik, demiş. Susmuş.

- Yavrularını görmedim önce, bir başına bir taş yuvarlanıyor üstüme sandım, demiş fare. Çevirip başını bakmış, beş minik taş kımıltısız durup duruyorlarmış.

- Birini kurtaramadım, demiş kaplumbağa, eğmiş başını.


Fare susmuş.

Kaplumbağa susmuş.

Bilen duyan her şey ve herkes eğmiş başını, susmuş.

Susmuşlar!


Kaplumbağanın gözünde bir damla yaş birikmiş, damlamış, düşmüş. Belki hiç böyle bir şey olmamış da, üzüntüsünden olacak, fare öyle sanmış. Yavru kaplumbağalar başlarıyla ayaklarını kabuklarının içine çekebildikleri kadar çekmişler, kımıldamadan duruyorlarmış. Uyuyorlar mıymış? Ah şu göğü yırtıp yutan kara tren! Kocaman uğultusuyla gelip geçmese üzerlerinden, deliksiz bir uykuya dalabilirlermiş. Şimdi rüyaları da uykularıyla beraber bölünüyormuş ardı ardına.


Biri yılanı, biri adamı, biri baykuşu, biri fareyi, biri de kardeşlerini görüyormuş. Yılan yaklaşıyor, adam koşuyor, baykuş başını çevire çevire ötüyor, fare saklanıyor, kardeşleri yanlarında yürüyormuş, yılan onu yutmamışmış, rüyada hiç ama hiç yutmayacakmış.


Birden gece boyunca çakan şimşeklerin hepsinden daha büyük, daha güçlüsü çakmış. Renkler bile seçilir olmuş. Baykuş görünmüş, kaybolmuş. Karanlıkta gözlerini açıp kapadığı görünmüş. Açılmış kapanmış, açılmış kapanmış, açıl… Bir çift gözün ışığına kara tren en güçlü sesiyle eşlik etmiş. Bir varmış dünya, bir yokmuş!


Baykuş can sıkacak kadar, sinir bozacak kadar sakinmiş. Onda her şeyi gören bilen bir hal varmış. Güneşin neden doğduğu battığı, nehrin neden durmayıp aktığı, yağmurun karın neden yağdığı ona verilmiş sırlarmış, başka türlü sahip olamazmış bu vakur gölgeye. Öyle deliciymiş ki bakışları, baktığının arkasını görüyor olmalıymış o bakışlarla. Bu kuytu kayanın arkasını da; fareyi, kaplumbağayı ve minik taşları da gördüğünü sanırdınız bakışlarını görseniz ve tıpkı onlar gibi siz de kımıldamazdınız yerinizden.


Sonunda tepelerin ardında yağmur durmuş. Gece yanmamak üzere sönmüş ve kara tren dönmemek üzere gitmiş. Ay bulutları aralamış ve vakit olağan ışığıyla seslerine kavuşmuş. Yaprakların hafif esintide hışırtısı, dalların gerilip gevşeyen tok gıcırtısı, gece kuşlarıyla cırcır böceklerinin sesi örtülerini sıyırmışlar üzerlerinden. Örümcek tutuk bacaklarını gerip açmış, ağını düzeltmiş ve köşesine geri oturup gözlerini kapatarak huzurlu bir uykuya dalmış.


Uyku ay ışığının dokunduğu her yere ulaşmış. Az ilerideki çağıl bile akan suyunu kucaklayıp gözlerini kapamaya hazırlanmış. İşte tam uyku kollarını açıp herkesi teslim alacakmış ki, meş’alesiyle geçip giden adam görünmüş. Yanında biri daha varmış. Önlerine ne çıkarsa çıksın ağır ayaklarıyla ezip geçecekleri anlaşılıyormuş gözlerinden. Onlardaki kararlılığı gören kimse karşılarına çıkmaya cesaret edemezmiş. Adamın elinde aynı meş’ale, yanındaki yaşlıca adamın elindeyse karnı şişkin iri bir çanta varmış. Adamların bu zor gecede önemli bir işleri olduğu belliymiş.


Çağılı geçmişler, aya uzanmış nehri yakamozlarına tek tek dokuna dokuna geçmişler, dağları tepeleri bir nefeslik durmadan, yılanı baykuşu, göğe değen dallardaki serçe yavrularını, incecik bacakları kıvrık katlı örümceği geçmişler, kayanın kuytusunu ve kuytudakileri, iki yaşlı meşeyi biri daha yaşlı, ayı yıldızları bulutları geçmişler. Geceyi bile geçmişler de sabahın ilk ışıklarını takıp saçlarına, adamın yola çıkarken kapadığı kapının önüne varmışlar.


Yanlarından geçtikleri dünya merak içinde peşlerinden bakıyormuş. En çok da yavrular, hepsi birden tarifsiz bir merakla bakakalmışlar.


Farenin artık tarlalara gitmesi gerekiyormuş. Kaplumbağa ve minik taşlarla vedalaşmış. Baykuşa görünmeden usulca yola koyulmuş. Toprağa yapışık ilerlemiş bir süre, sabırla. Sonra doğrulmuş, göğsünü gere gere baykuş da kimmiş dercesine yürümüş gitmiş. Çaldığı ıslıkta kayanın kuytusundan eser yokmuş. Baykuş zaten fareyi bütün gece ne görmüş, ne de bilmiş.


Kaplumbağa yavrularını kayanın en güvenli yerine yerleştirmiş, geceyi düşünüp içini çekmiş. Yakındaki birkaç otu koparıp kuytudan içeri doğru yavrularına uzatmış.


Bir çığlık kopmuş tepelerin ardında, bütün göğü dolaşıp çınlamış dört bir yanda. İlk nefesin yangınından bir ağlama dökülmüş, öpmüş puslu saçları sararmış sabahı. Herkesi kucaklayan bir gülümseme yayılmış dünyanın çehresine. Kaplumbağanın üşümüş kalbi ısınmış.


- Bu sabah değişti dünya, hep eskisi gibi demiş yaşlı meşe.

- Değişti, geçti demiş daha yaşlı olan, yenisi eskiyor şimdi.


- Tan yeri her sabah böyle ağarmalı işte diye bağırmış yılan, içi içine sığmaz bir mutlulukla. Yaşam karşısında böyle bir sevinç ummazdınız yılandan, şaşırırdınız. Nehir, yer, gök ve çağıl hayretlerini pullarına dökerek yılandan yana bakmışlar. Yılan, çatal dilinin altında yuvarladığı utancıyla durmuş, anlamış. Usulca süzülüp yalnızlığına doğru uzaklaşmış.

Ah etmiş kendi kendine!


Adam başının üzerinde bebeği havaya kaldırarak yağmurun bağışladığı düş kızım bereket ol evimize! Hoş geldin! diyerek seslenmiş sabaha.


Sabahın bütün sesleri uğur böceğinin kulağında çınlamış, kalmış.


- Değişmiş herşey, eskisi gibi.

- Değişti geçti... yenisi eskiyor şimdi.


Birden babam atladı çıktı eşikten, annem geri girdi beşiğe, salladım tıngır mıngır mışıl mışıl uyusun diye. Serçe başladı ninniye. Bir meşe size, bir meşe bize gölgesini verdi. Anlatılanlar geçmişte, anlatılacaklar gelecekte bağlamışım iplerini yumuk ellerime, salmışım da salınır dururlar gündüzlerde ve gecelerde.


Madem onlar ermiş muratlarına, biz de çıkalım kerevetine!

Sağlıcakla...


Yazan,

Deniz Kurtulus 02.07.202

Foto by Deniz Kurtulus

——————


şığının dokunduğu her yere ulaşmış. Az ilerideki çağıl bile akan suyunu kucaklayıp gözlerini kapamaya hazırlanmış. İşte tam uyku kollarını açıp herkesi teslim alacakmış ki, meş’alesiyle geçip giden adam görünmüş. Yanında biri daha varmış. Önlerine ne çıkarsa çıksın ağır ayaklarıyla ezip geçecekleri anlaşılıyormuş gözlerinden. Onlardaki kararlılığı gören kimse karşılarına çıkmaya cesaret edemezmiş. Adamın elinde aynı meş’ale, yanındaki yaşlıca adamın elindeyse karnı şişkin iri bir çanta varmış. Adamların bu zor gecede önemli bir işleri olduğu belliymiş.


Çağılı geçmişler, aya uzanmış nehri yakamozlarına tek tek dokuna dokuna geçmişler, dağları tepeleri bir nefeslik durmadan, yılanı baykuşu, göğe değen dallardaki serçe yavrularını, incecik bacakları kıvrık katlı örümceği geçmişler, kayanın kuytusunu ve kuytudakileri, iki yaşlı meşeyi biri daha yaşlı, ayı yıldızları bulutları geçmişler. Geceyi bile geçmişler de sabahın ilk ışıklarını takıp saçlarına, adamın yola çıkarken kapadığı kapının önüne varmışlar.


Yanlarından geçtikleri dünya merak içinde peşlerinden bakıyormuş. En çok da yavrular, hepsi birden tarifsiz bir merakla bakakalmışlar.


Farenin artık tarlalara gitmesi gerekiyormuş. Kaplumbağa ve minik taşlarla vedalaşmış. Baykuşa görünmeden usulca yola koyulmuş. Toprağa yapışık ilerlemiş bir süre, sabırla. Sonra doğrulmuş, göğsünü gere gere baykuş da kimmiş dercesine yürümüş gitmiş. Çaldığı ıslıkta kayanın kuytusundan eser yokmuş. Baykuş zaten fareyi bütün gece ne görmüş, ne de bilmiş.


Kaplumbağa yavrularını kayanın en güvenli yerine yerleştirmiş, geceyi düşünüp içini çekmiş. Yakındaki birkaç otu koparıp kuytudan içeri doğru yavrularına uzatmış.


Bir çığlık kopmuş tepelerin ardında, bütün göğü dolaşıp çınlamış dört bir yanda. İlk nefesin yangınından bir ağlama dökülmüş, öpmüş puslu saçları sararmış sabahı. Herkesi kucaklayan bir gülümseme yayılmış dünyanın çehresine. Kaplumbağanın üşümüş kalbi ısınmış.


- Bu sabah değişti dünya, hep eskisi gibi demiş yaşlı meşe.

- Değişti, geçti demiş daha yaşlı olan, yenisi eskiyor şimdi.


- Tan yeri her sabah böyle ağarmalı işte diye bağırmış yılan, içi içine sığmaz bir mutlulukla. Yaşam karşısında böyle bir sevinç ummazdınız yılandan, şaşırırdınız. Nehir, yer, gök ve çağıl hayretlerini pullarına dökerek yılandan yana bakmışlar. Yılan, çatal dilinin altında yuvarladığı utancıyla durmuş, anlamış. Usulca süzülüp yalnızlığına doğru uzaklaşmış.

Ah etmiş kendi kendine!


Adam başının üzerinde bebeği havaya kaldırarak yağmurun bağışladığı düş kızım bereket ol evimize! Hoş geldin! diyerek seslenmiş sabaha.


Sabahın bütün sesleri uğur böceğinin kulağında çınlamış, kalmış.


- Değişmiş herşey, eskisi gibi.

- Değişti geçti... yenisi eskiyor şimdi.


Birden babam atladı çıktı eşikten, annem geri girdi beşiğe, salladım tıngır mıngır mışıl mışıl uyusun diye. Serçe başladı ninniye. Bir meşe size, bir meşe bize gölgesini verdi. Anlatılanlar geçmişte, anlatılacaklar gelecekte bağlamışım iplerini yumuk ellerime, salmışım da salınır dururlar gündüzlerde ve gecelerde.


Madem onlar ermiş muratlarına, biz de çıkalım kerevetine!

Sağlıcakla...


Yazan,

Deniz Kurtulus 02.07.202

Foto by Deniz Kurtulus

——————



Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Fototiyatro ve Minik Masalcılar 5 Yılın Özeti

Yaklaşım; 2014 / 15 yıllarında yetişkinlerden çocuklara ve gençlere bilgi ve tecrübe akışının eskisi gibi işlemediğini görmeye başladım. Onların ebeveynleri, büyük ebeveynleri ve öğretmenleri ile aral