Yazar - Çizeriz

Bir Deli Rüzgarın Bırakıp Gittiği

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mangır sallar iken, anam düştü beşikten, babam girdi eşikten. Anam ayıldı uykudan oturdu, babam vardı yamacına durdu, başladı anlatmaya. İşte ne olduysa, o zaman oldu.


Bir varmış bir yokmuş, zamanın birinde mekanların en güzelinde bir kıpırtı varmış. Can kıpırtısı, atan kalbin kıpırtısı, açan çiçeğin, gelen baharın kıpırtısı sarmış köşe bucağı.


Baharın çiçek çiçek açtığı, güneşin yaprakların yüzünü aydınlattığı bir akşam vaktiymiş. Dağlardan gelen serinlik çimenlerin üzerine nemini sermiş, uzanmış. Meşe ağaçlarının dalları bir koyu muhabbete dalmış konuşuyorlarmış, isteseler sarılabilecek kadar yakınlarmış.


-Çok sıcak, demiş yaşlı meşe.

-Hem de çok, demiş daha yaşlı olan.


Alçak dallardan birinin çatalında bir örümcek ağını sarraf titizliğiyle dokuyormuş. İncecik bacakları eşi benzeri olmayan bir ritim tutturmuş. Yorulduğunda kendini metrelerce salıp esintiye bırakıyormuş. Tek tel ipini göremeyenler örümceğin kanatlanıp uçtuğunu sanıyor, şaşırıyorlarmış. Az dinlenince, ağa dönüp işine devam ediyormuş.


Örümcek iki meşenin dediklerini duymuş.


-Sıcakta yiyecek sorunum olmaz, diye düşünmüş. Yeter ki rüzgar eksik olmasın. Ohh, ne ala! Rahat geçecek bu yaz.


Ağın gece parçalanmış yerlerinin tamiri bitince, şöyle bir geri çekilip eserini seyretmiş. Ne de güzelmiş!


Madem sıcak olacak, biraz daha büyütmeli diye geçmiş aklından. Bir çırpıda büyütmüş, çekilmiş çatalın köşesine.


Sabırla beklemek tam örümceğe göreymiş. Sakin, kıpırtısız bir sabır olmuş oracıkta, kalmış.


Meşeler hafif esintide fısıldaşıyorlarmış.


-Köklerimin topraktaki suyu hissetmesi ömre bedel! Hep böyle olsa!

Yaşlı meşe yaprakları gülümseyerek, daha yaşlı meşeyi onaylamış.


Örümcek hemaheng fısıltıların içinde taşa çalıp ağırlaşan gözlerine daha fazla engel olmayarak uykuya dalmış. Uyuduğu halde bacakları bir süre daha ağı dokur gibi çalışmaya devam etmiş, sonra onlar da sabra teslim olmuş, durmuşlar.


Gökyüzüne değen dallardan ikisinin kuytusunda bir serçe küçük yumurtalarından kel başlarını yeni uzatmış yavrularına ninni söylüyormuş.


Gün böylece eğilmiş, batmış. Esinti durmuş, yeşilden kararan yapraklarda gülümseme durmuş, fısıltı durmuş, ninni durmuş; örümcek ince kıvrık katlı bacakları, kara kocaman başı, ağır ağır inip kapanmış gözleriyle sabrın en derinlerinde durup duruyormuş. Yalnız üç yavrunun uykudan arınmış gözleri apaçık bir merakla gecede yalım yalım yıldızlar olmuşmuş.


Az ilerde tarlalar varmış. Tarla varsa, insan varmış, insan varsa emek varmış, emek varsa emeğe göz diken varmış, uğur varmış böcek varmış, yol varmış hayat varmış ölüm varmış. Mısırlar bir boy, başaklar bir boy yan yana sarı yeşil uzayıp gidiyormuş, çıt sesi olmadan.


Nemli toprağın nefesi duyuluyormuş çıtsızlıkta, karnı höyük höyük bir inip bir çıkıyormuş. Çimenler iniyor çimenler çıkıyormuş, taşlar iniyor taşlar çıkıyormuş, gökten gelip serpilmiş ağaçlar ırak ırak iniyor, teker teker çıkıyormuş. Erikler, kirazlar, kayısılar, narlar ve bir manolya toprağa sarılmış sımsıkı, bir iniyor bir çıkıyor, toprağın alıp verdiği nefeste büyüyormuş. Çiçeğe, meyveye duruyormuş. Duruyor da can buluyor, can oluyor, can veriyormuş kurda kuşa insana ve yavrusuna.


Gecede yıldızlar çoğalmış gelmiş yavru serçelerin merakı yanına yerleşmişler. Birlikte dünyayı seyreylemişler.

Meyve sineksiz, ekin böceksiz olsa dünya dönmez dururmuş, zaman geçmez dururmuş, gece bitmez gündüz bitmez dururmuş.


Mısırlarla başakların üzerinde zar kanatlarını açmış bir uğur böceği fır fır dönüyormuş. Ekine saracak börtü böcek uğur böceğinin ay ışığı altında dolaşan karaltısını gördükçe kazma kürek toprağa dalıp altında kendilerine saklanacak yer beğeniyorlarmış. Uğur böceği birini de binini de yakaladı mı sağ koymazmış. Avdan yorgun düşünce bir başağın tepe dikenine bacaklarını sarmış, ay ışığını döktüğü yerlerden toplarken uykuya dalmış. Karnı yemekten öyle şişmiş şişmiş ki uçacak olsa incecik siyah zardan kanatlarının gücü havalanmaya yetmezmiş.


Sabah olmadan güneşin önü sıra bir rüzgar gelmiş, almış uğur böceğini sarıldığı başaktan. Üç yavru yalım yalım yıldıza kesmiş.


Yapraklar savrulmuş rüzgarda, tozlar savrulmuş, ayla yıldızlar başaklarla mısırlar savrulmuş, yıldızların seyreylediği dünyadaki her şey tekmil iki yaşlı meşenin fısıltısını alıp küçücük yavruların küçücük yürekleriyle birlikte pıt pıt ede ede rüzgara karışmış da savrulmuş.


Örümcek ağına bir av yakalandı sanıp açmış gözlerini. Gözleri bir yana, kendi öte yana savrulmuş.


Güneş ışıdığında siyahlar donmuş, kırmızılar parlamış. Rüzgar kesilmiş, savrulan her şey yeni yerine varmış, oturmuş durmuş.


Örümcek, meşeler, yavrular ağa bakmışlar iç çekerek. Örümceğe, meşelere, yavrulara bakmış uğur böceği ağdan, şaşarak çaresizliğine.

Örümcek sevinerek, meşeler üzülerek, yavru serçeler meraklanarak çekmişler içlerini. Toprak nefesini tutmuş, kıpırtısız durmuş dünya ve dünyada uğur böceğinin dışındaki herkes ve her şey durmuş. Bir uğur böceği durmamış, debelenmiş debelenmiş, siyahı dökülene kırmızısı solana kadar pes etmemiş. Eskiyi çağırmış, yeniye varmamış. Debelendikçe ağ iyiden iyiye sarıp sarmalamış zavallı uğur böceğini. Rüzgar nasıl kesildiyse, öyle kesilmiş debelenişi, sünmüş.


Örümcek toplamış gözlerini rüzgarın savurduğu yerden, ağır ağır çıkmış köşesine kurulmuş yeniden.


İki meşe dallarını kavuşturmuş, birlikte salınarak sabaha ses vermişler.


- Bu sabah değişti dünya, hep eskisi gibi demiş yaşlı meşe.

- Değişti, geçti demiş daha yaşlı olan, yenisi eskiyor şimdi.


Yavrular çipil çipil yıldızlanıp birbirlerine bakmışlar. Kel başları, incecik tüye sarmış. Güneş sararmış yeni başlarının etrafında, yıldızlar kamaşmış, bir açılmış bir kapanmış bir açılmış kalmış.


Yeni eskiyormuş şimdi. Değişmiş her şey, eskisi gibi.


Meşeler ve yavrular susup kulak kesilmişler alt dallardan gelenlere. Bir deli sabah rüzgarının bırakıp gittiği öyküye dönüp durmuşlar. Avla avcının ölümle kalımın sözleri uçuşmuş havada.


- Salıver beni, tarlama gideyim demiş uğur böceği.

- Bilmez misin, ağıma takılan kısmetimdir, aşımdır demiş örümcek.

- Başkaları gelir takılır ağına, ağın burada oldukça demiş uğur böceği.


Siyahı dökülmüş kırmızısı solmuş, ağın parçası olmuşmuş, ayırdetmesi zor.


- Ne ayrıcalığın var başkalarından demiş örümcek. Ağımda olan her şey tekmil ben hayatta kalayım diye değil mi? diye sormuş avına.


Meşeler ve yavrular uğur böceğine dil olmak istemiş. Dil olup örümceğin aklını fikrini bir tamam değiştirmek isterlermiş. Cıvıldamışlar, hışırdamışlar; anlatmışlar uğur böceğinin uğurunu bir ağızdan. Meşeler nicedir bildiklerini anlatmışlar, yavrular gecede gördüklerini anlatmışlar. Anlattıkları birbirine karışmış. Örümcek karışık sesleri duymuş sade, anlatılanları anlamamış.


Böcekler, tarlalar, meyveler, uğur, korur, mısırlar, korkar, başaklar, kaçıştılar, iyi, güzel, ne mutlu... hışırtı cıvıltı, hışırtı cıvıltı, hışır cıvıl, hış cıv hış!


- Söyle demiş örümcek, sebebin ne? Ne için bırakacakmışım seni, koca göbeğine bakıp da iştahım kabarırken?

- Sebebim demiş uğur böceği, iyi olmam, faydalı işler yapmam, kötülük bilmemem.

- İyilikle dolu bir kahvaltı olursun o zaman sen de bana.

- Ağzım çok laf yapmaz, bilirim. Yalvarmayı da beceremem hiç. Söyleyeceğim bu kadar.


Hüzün çiy olmuş çökmüş çimenlere, hüzün çökmüş taşa toprağa, rüzgarda savrulan toza buluta, hüzün çökmüş oturmuş bir koca kaya olup başağın mısırın başına. Hışırtı susmuş, cıvıltı susmuş.


Hüznün sessizliğinde örümceğin incecik kırık katlı bacakları ilerlemiş ağın ipleri üzerinde çın çın çınlayarak. Dağları, denizleri inim inim inleterek ilerlemiş.


Uğur böceği dökülmüş siyahlarına, solmuş kırmızılarına, sünmüş yüreğine katmış gözlerini, körleşmiş kapanmış.


Nefesi yanmış içerinde toprağın.


Uğur böceğinin yanında durmuş ve rüzgarla gelen kısmetini iplik iplik çözmüş incelik. Ağı, dokuduğundan daha da titiz sökmüş usulca, incitmeden. Siyahları allanmış, kırmızısı pullanmış uğur böceğinin, yüreciği kabarmış dünyanın. Açmış hafifleyen gözlerini uğur böceği, bakışmışlar av ve avcı.


- Gel, çık sırtıma! Ağaca bırakayım seni! demiş örümcek.


Meşenin içi ısınmış uğur böceğinin gelip kabuğuna dokunmasıyla.


Örümcek çabucak ağı tamir edip köşesine dönmüş, gurul gurul oturmuş durmuş.


İstese uğur böceği örümceği bir çırpıda yakalayabilirmiş. Örümcek biliyormuş, uğur böceği ağına takılı değilken saldırırsa ölümden kurtulmanın bir yolu yokmuş. Gözlerini çevirmiş ağından yana.


Av ve avcının yeri değişmiş böylece, yeni eskiyormuş şimdi.


Meşeler biliyormuş, hüzün sürmüş.

Yavrular bilmiyormuş, sevinç dolmuş.


- Tarlalarıma dönüyorum. Mısırlarıma, başaklarıma, meyvelerime dönüyorum. demiş uğur böceği.


Toprak kalkmış, iki yaşlı meşe kalkmış biri daha yaşlı, dağlar denizler bulutlar güneşle beraber kalkmış, yavrular kırık yumurtalarından kurtulup kalkmış doğrulmuşlar yerlerinde, uğurlamak için uğur böceğini.


Gurultu kalkmış, uğurlar ola demiş.


Meşelerden yana dönmüş, bugün bu gurultuya çaresiz katlanacaksınız, yarına Allah Kerim, deyip dalın çatalına bir büyük açlık incecik bacakları kıvrık katlı oturmuş kalmış.


Meşeler sarsıla sarsıla gülmüşler.

Yaprakları, dalları, kabukları gülmüş gün ışığında yıkanarak, kökleri gülmüş toprağa sarılarak.


- Bu gurultuya katlanırız. Yüreğinin sesini koyarız yanı başına, sımsıkı sarılır da öyle katlanırız, demiş yaşlı meşe ile daha yaşlı olan.


O günden sonra örümcek her sabah ağında başka bir av bulmuş.


Yavrular avları kimin getirdiğini yuvadan görebiliyormuş.


Onların da yavruları olmuş ve onların da ve onların da...


Bir sabah erkenden deli rüzgarın bırakıp gittiği öykü, cıvıl cıvıl dillerde dolaşmış durmuş.


- Çok sıcak olacak yaz, demiş yaşlı meşe.

- Toprağın suyu çekiliyor köklerimden, demiş daha yaşlı olan.


Örümcek, sıcakta yiyecek sıkıntım olmaz diye düşünmüş. Ohh, ne ala! Daha da sürecek olursa sıcaklar demiş, acımızdan ölürüz hepimiz.


Toprak kuru dökük bir zorla nefes almış.


- Off demiş, off ne sıcak!


Bir yağmur damlası yetişmiş imdada! Peşinden binlerce...


Mısırın geniş yapraklarının altına sokulmuş uğur böceği, örümceğin bacaklarından da ince kalbini düşünerek, düş olmuş yağmur boyunca.


Damlalar bulutlarla gelip bulutlarla gitmişler. Nemli serinliği kalmış geriye ve düşlerin gerçekleşeceği buğday başakları bulutları delip geçen ışığa bakıp gülümsemişler yalaz yalaz güneşe.


- Değişmiş her şey, eskisi gibi.

- Değişti, geçti... yenisi eskiyor şimdi.


Birden babam atladı çıktı eşikten, annem geri girdi beşiğe, salladım tıngır mıngır mışıl mışıl uyusun diye. Serçe başladı ninniye. Bir meşe size, bir meşe bize gölgesini verdi. Anlatılanlar geçmişte, anlatılacaklar gelecekte bağlamışım iplerini yumuk ellerime, salmışım da salınır dururlar gündüzlerde ve gecelerde.


Madem onlar ermiş muratlarına, biz de çıkalım kerevetine!

Sağlıcakla...


© Deniz Kurtulus

28.06.2020

.............................


Foto by Deniz Kurtulus

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Fototiyatro ve Minik Masalcılar 5 Yılın Özeti

Yaklaşım; 2014 / 15 yıllarında yetişkinlerden çocuklara ve gençlere bilgi ve tecrübe akışının eskisi gibi işlemediğini görmeye başladım. Onların ebeveynleri, büyük ebeveynleri ve öğretmenleri ile aral